Akşemseddin: Def'u Metâin, Vahdet-i Vücûd Müdafaası ve Osmanlı İrfânı Külliyâtı
İbnü'l-Arabî'ye ve Tasavvufa Yöneltilen Tenkitlere İlmî Reddiyeler; 'Def'u Metâin' Adlı Eserde Şeriat-Hakikat Ayniyeti, Fıkhî Şüphelerin İzalesi ve Osmanlı Düşüncesinin İrfânî Zaferi Üzerine 10 Fasıllık Büyük Araştırma Monografisi.
Osmanlı'da Ekberî Düşünceye Yönelik Hücumlar ve Def'u Metâin'in Tarihî Misyonu
15. yüzyıl Osmanlı coğrafyası, askerî ve siyasî fütûhâtın zirveye tırmandığı bir devir olduğu kadar, medrese uleması ile tasavvuf erbabı arasında zihnî ve itikadî hesaplaşmaların da en keskin şekilde yaşandığı bir çağdır. İbn Teymiyye ve İbn Kayyim el-Cevziyye çizgisinden beslenen bazı zâhir ulemâsı, Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arabî'nin 'Fusûsü'l-Hikem' ve 'el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye'sinde vazettiği Vahdet-i Vücûd doktrinini zındıklık, hulûl ve ilhad ile itham etmekteydi. İşte bu buhranlı zemin üzerinde, hem devrin en büyük tıp ve medrese allâmesi hem de Hacı Bayrâm-ı Velî'nin baş halifesi olan Akşemseddin Hazretleri sahneye çıkmış; Şeyh-i Ekber'i ve Ekberî irfanı hedef alan ithamlara karşı 'Def'u Metâin' (Ta'n ve İftiraların Def Edilmesi) adlı çığır açıcı müdafaanâmesini kaleme almıştır. Bu eser, sadece bir şahsı savunmakla kalmamış; Osmanlı Devleti'nin kurucu metafizik omurgasını taassubun tahribatından koruyarak, irfan mektebinin Osmanlı devlet aklıyla ebedî nikâhını tazelemiştir.
Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arabî'nin İtikadî Makamı ve Masumiyeti
Def'u Metâin'in girişinde Akşemseddin, İbnü'l-Arabî'nin İslâm tarihindeki emsalsiz yerini fıkhî ve ahlâkî ölçülerle tescil eder. Şeyh-i Ekber, zâhir ehlinin zannettiği gibi heva ve hevesine göre konuşan bir felsefeci değil; ömrünü Kur'ân ve Sünnet'in tefekkürüne vakfetmiş, binlerce hadisi senedleriyle ezberlemiş, gecelerini ibadetle, gündüzlerini riyazetle geçirmiş kâmil bir mürşiddir. Akşemseddin, İbnü'l-Arabî'yi tekfir edenlerin onun remzî (sembolik) ve keşfî lisanını anlamaktan aciz, zâhirin dar lafızlarına hapsolmuş kimseler olduğunu belirtir. Büyük velilerin keşif yoluyla müşahede ettikleri hakikatleri ifade ederken kullandıkları şiirsel ve mecazî ifadelerin (şathiyât), avamın lisanıyla lafzî olarak yargılanamayacağını; İbnü'l-Arabî'nin kitaplarının başında Ehl-i Sünnet akidesini en kat'î kelimelerle ikrar ettiğini delilleriyle ortaya koyar.
'Vahdet-i Vücûd Panteizm Değildir': Hulûl ve İttihâd İthamlarının Çürütülmesi
İbnü'l-Arabî'ye yöneltilen en yaygın ve tehlikeli suçlama, onun Vahdet-i Vücûd doktrini ile Hıristiyanlığın 'hulûl' (Tanrı'nın insana girmesi) veya sapkın fırkaların 'ittihâd' (Tanrı ile âlemin birleşmesi / panteizm) sapkınlığını savunduğu iddiasıdır. Akşemseddin, Def'u Metâin'de bu iddiayı kökünden dinamitler. Hulûl ve ittihâd, ancak birbirinden ayrı iki müstakil varlığın mevcudiyeti durumunda tasavvur edilebilir. Oysa Vahdet-i Vücûd'a göre Hak Teâlâ'dan başka zâtı gereği var olan hiçbir hakiki mevcud yoktur ki O bir şeye hulûl etsin yahut bir şeyle birleşsin. Kâinat, Hak Teâlâ'nın Zâtı değil; O'nun isim ve sıfatlarının aynalardaki tecellîleridir (mazharlarıdır). Bir Güneş ışığının aynaya düşmesi, Güneş'in aynaya girdiği anlamına gelmez. Akşemseddin, bu tahliliyle Vahdet-i Vücûd'un en katı tevhid ve mutlak tenzih olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde ispat eder.
Firavun'un İmanı Meselesi: Fusûs'taki İbarelerin Hakiki Tevili
Zâhir ulemasının İbnü'l-Arabî'yi tekfir etmekte en çok istismar ettiği konulardan biri, Fusûsü'l-Hikem'in Hz. Mûsâ fassında yer alan Firavun'un boğulurken iman etmesi bahsidir. Tenkitçiler, Şeyh-i Ekber'in Firavun'u ehl-i cennet ve mümin ilan ettiğini iddia etmekteydiler. Akşemseddin, Def'u Metâin'de metnin tahrif edildiğini veya bağlamından koparıldığını gösterir. İbnü'l-Arabî, Firavun'un boğulma anında 'İsrâiloğullarının inandığı ilâhtan başka ilâh olmadığına inandım' demesiyle lafzî olarak bir tevhid ikrarında bulunduğunu, ancak bu imanın 'ye's hâli' (can boğaza geldiğinde) vuku bulduğu için şer'an makbul olup olmamasının ilâhî meşîete kaldığını ifade etmiştir. Akşemseddin, Şeyh'in amacının Firavun'u aklamak değil; tevhid kelimesinin kâinattaki karşı konulamaz gücünü ve en azgın zâlimin dahi son nefeste o hakikate boyun eğmek zorunda kaldığını vurgulamak olduğunu açıklar.
Cehennem Azabının Mahiyeti ve Ebediyeti: Rahmetin Gazabı Kuşatması
Bir diğer ihtilaf konusu, kâfirlerin cehennemdeki ebedî azabının mahiyetidir. İbnü'l-Arabî'nin 'Azap kelimesi 'azb' (tatlılık) kökünden gelir; cehennem ehli bir müddet sonra cehennemin tabiatına intibak eder ve azap onlar için bir nevi mizaç haline gelir' şeklindeki ifadeleri şiddetle tenkit edilmiştir. Akşemseddin, bu meselede hem şer'î nassları hem de ilâhî rahmet kanununu devreye sokar. Akşemseddin, cehennemden çıkışın ehl-i iman için olduğunu, kâfirlerin cehennemde ebedî kalacağının âyetlerle sabit bulunduğunu teyit eder. Ancak İbnü'l-Arabî'nin işaret ettiği sır, 'Rahmetim her şeyi kuşatmıştır' (A'râf, 156) âyetinin mutlak tecellisidir. Cehennem ehlinin azabı kemiyeten bitmese bile, ilâhî rahmetin tecellîsiyle elem hissinin mahiyet değiştirebileceğini belirterek, nassları inkâr etmeksizin Şeyh'in muradını fıkhî ve tefsirî dengeye oturtur.
Hâtemü'l-Velâye ve Hâtemü'l-Enbiyâ Dengesi: İftiraların İlmî Reddi
Tenkitçilerin en ağır ithamlarından biri, İbnü'l-Arabî'nin kendisini 'Hâtemü'l-Evliyâ' (Velilerin Mührü) ilan ederek Peygamber Efendimiz'den (s.a.v.) üstün gördüğü yalanıdır. Akşemseddin, Def'u Metâin'de bu iftirayı şiddetle tel'in eder. İbnü'l-Arabî'nin eserlerinde açıkça beyan ettiği üzere, Hâtemü'l-Enbiyâ olan Resûl-i Ekrem Hazretleri hem zâhirî hem bâtınî bütün kemâlâtın mutlak kaynağıdır. Hâtemü'l-Velâye ise, Peygamber Efendimiz'in velâyet kandilinden feyz alan ve o velâyet nurunun son devirdeki mümessili olan kimsedir. Nasıl ki bir çırak ustasının aynası olduğu için ustasından üstün olamazsa, hiçbir velî de peygamberin gölgesinden öteye geçemez. Akşemseddin, bu hakikati Şeyh'in kendi metinlerinden naklettiği yüzlerce sitayişkâr salavât ve teslimiyet cümleleriyle ispat eder.
Medrese Ulemâsının Fıkhî Hassasiyetleri ve İrfânî Lisanın Hususiyeti
Def'u Metâin, aynı zamanda bir usûl ve epistemoloji dersidir. Akşemseddin, medrese ulemasının fıkhî hassasiyetini takdirle karşılar; zira fukahâ şeriatın sınır bekçisidir ve avamın inancını korumakla mükelleftir. Ancak hata, fıkhın terazi ve kaideleriyle tasavvufun derûnî müşahedelerini tartmaya kalkışmaktır. Fıkıh zâhirî fiilleri tanzim eder; tasavvuf ise kalbî halleri ve varlığın hakikatini konu edinir. Her ilmin kendine has bir terminolojisi ve lisanı vardır. Bir nahivcinin (dilbilimci) kurallarıyla hendese (geometri) problemleri çözülemeyeceği gibi, lafzî fıkıh kalıplarıyla da Şeyh-i Ekber'in ontolojik remizleri anlaşılamaz. Akşemseddin, ulemâya hüsn-i zan ve edep tavsiye ederken, sufilere de avamın kafasını karıştıracak şathiyâttan kaçınmayı emretmiştir.
Fâtih Sultan Mehmed ve Saray Ulemâsı Huzurunda Tasavvuf Münazaraları
Def'u Metâin'in yazıldığı devir, genç Sultan Fâtih'in İstanbul'u fethettikten sonra sarayında Doğu ve Batı filozoflarını, medrese allâmelerini ve mutasavvıfları toplayarak büyük ilmî münazaralar (Tehâfüt tartışmaları) yaptırdığı devirdir. Bu meclislerde Molla Zeyrek, Hocazâde ve Ali Tûsî gibi devasa kelâmcılar İbnü'l-Arabî ve Vahdet-i Vücûd aleyhinde şüpheler serdetmekteydiler. Akşemseddin'in Def'u Metâin'de ortaya koyduğu çelik gibi mantıkî deliller ve derin irfânî vukûfiyet, bu saray münazaralarında Vahdet-i Vücûd mektebinin tartışmasız zaferiyle neticelenmiştir. Fâtih Sultan Mehmed Han, hocası Akşemseddin'in bu müdafaası sayesinde Ekberî irfana büyük bir muhabbet beslemiş; fethin ardından İbnü'l-Arabî'nin Şam'daki harap kabrini tespit edip türbe inşa ettirme vasiyetini Yavuz Sultan Selim Han'a miras bırakmıştır.
Şeriat-Tarikat-Hakikat Vahdeti: İslâm Toplumunun İrfânî Omurgası
Akşemseddin'in Def'u Metâin'de inşa ettiği nihai terkip, Şeriat, Tarikat ve Hakikat'in bölünmez birliği prensibidir. Şeriat zahir, Hakikat batındır; biri olmadan diğeri batıldır. Şeriatsız hakikat arayan mülhid, hakikatsiz şeriatta kalan ise kuru ve katı bir şekilperesttir. Osmanlı medeniyetini altı yüz yıl boyunca üç kıtada adaletle hükümran kılan sır, işte bu Şeriat-Hakikat dengesidir. Kanûnî devrinde İbn Kemâl'in ve Ebussuûd Efendi'nin Şeyh-i Ekber lehine verdikleri meşhur fetvalar, temelini Akşemseddin'in Def'u Metâin'deki ilmî müdafaasından almıştır. Bu eser, Osmanlı düşünce dünyasının taassup ile bâtınîlik arasına çektiği aşılmaz bir emniyet kalkanıdır.
Def'u Metâin'in Günümüz İslâm Düşüncesine ve Mezhep Kutuplaşmalarına Dersi
Bugün İslâm dünyasında yeniden alevlenen tekfircilik, selefî taassup ve tasavvuf düşmanlığı karşısında Akşemseddin'in 'Def'u Metâin' külliyâtı, emsalsiz bir itidal ve kardeşlik manifestosudur. Eser, müminlerin birbirini kolayca tekfir etmesinin ne büyük bir felaket olduğunu; zahiren aykırı görünen fikirlerin arkasındaki hikmet ve tevil kapılarının nasıl aralanacağını gösterir. Akşemseddin bize öğretir ki: Hakiki Ehl-i Sünnet, geniş ufuklu, merhametli, aklı ve kalbi kucaklayan büyük bir nehirdir. Def'u Metâin, tefrikayı def eden, tevhidi perçinleyen ve İslâm irfanının sancağını ebediyen dalgalandıran muazzam bir hakikat abidesidir.